Alin Taşçıyan: “Ben filme gözümden yakalanarım

Türkiye’nin en önemli sinema eleştirmenlerinden Alin Taşçıyan: “Ben filme gözümden yakalanırım… Mesela bir Hollywood stüdyosunun Amerikan yerlilerinin soykırımını ele alan bir epik yapmasını isterim… Tabii kahramanları gerçek yerliler oynamalı!” 

Alin Taşçıyan, Türkiye’nin en önemli sinema eleştirmenlerinden birisiniz. Filmleri değerlendirirken en çok neye önem verirsiniz? Hikaye, oyunculuk, teknik… Hepsi bir bütün müdür yoksa öne çıkan bir unsur var mıdır?

Önemli değilim, tanınmışlardan biriyim, televizyon ve günlük gazetede çalışmanın doğal sonucu… Filmleri değerlendirirken bütün ögelerine önem verir ve adil olmaya gayret ederim. Biçim içerik örtüşmesi idealdir sinemada, bütün sanat dallarında olduğu gibi… Özellikle dikkat ettiğim mesele filmleri ayrımcılık karşıtı süzgeçten geçirerek değerlendirebilmek. Tabii çoğu film ideal olmaktan uzaktır, öne çıkan özelliklerine odaklanırsınız. Bunlar zayıf kalan yanlarına baskın da gelebilir, yetersiz de kalabilir. İşte eleştiri tam da bu noktada başlar, farklılıkları nasıl değerlendirdiğimizde…

Bir filmi izlerken Alin Taşçıyan’ı ilk anda ‘ne’ yakalar?

Görüntü yakalar… Film, görüntülerle ifade edilen bir sanat dalı. Önce ne gördüğüm önemlidir, ben gözümden yakalanırım!

Pek çok kişide “İyi gişe yapan film sinemasal olarak kötüdür” gibi önkabul var. Bir sinema eleştirmeni olarak bu konudaki görüşünüz nedir?

Her şey ve herkes hakkında olduğu gibi sinema hakkında da çokça önyargı var… Öncelikle iyi – kötü ayrımına saplanmamak lazım. İlle de bir genellleme yapacaksak şöyle yapabiliriz: Sinemayla ciddi biçimde ilgilenmeyen, sinema sanatının niteliklerini bilmeyen, ama onu bir eğlence endüstrisi ürünü olarak tüketen geniş kitlenin ortak paydasını bulmak için basitleştirilmiş, hatta içi boşaltılmış, bazen sadece kahkaha attıran, gözyaşı döktüren ve / veya heyecan veren sahnelere indirgenmiş filmler vardır, bunlar yüksek gişe hasılatı yaparlar ama nitelikli işler değillerdir. Ama hem çok yüksek gişe hasılatı yapan hem de sinema tarihine geçecek kadar iyi yüzlerce film yapıldı ve yapılmaya devam ediyor… Yıldız Savaşları serisi, Yüzüklerin Efendisi serisi, Mad Max serisi yakın geçmişteki örneklerden bazıları sadece.

Bugüne kadar sinema izlediğiniz en iyi hikaye hangisi?

Çok zor yerden sordunuz! Bir tane değil bin tane! En iyi filmi sorsanız cevap hazır ama en iyi hikayeye karar verebilmek için izlediğim binlerce filmi yeniden sınıflandırmam gerekir!

Her şeyin hızlı tüketildiği, günümüzün iletişim koşullarında  Alin Taşçıyan sinemanın geleceğini nasıl görüyor?

Ben de bu soruyu kendi kendime soruyorum: Şu an bir geçiş dönemindeyiz… Her şey tamamen paranın egemenliğine girdi. Üretim, dağıtım ve gösterim koşulları yenilendi… Sinemanın tanımı bile değişti… Genç kuşaklar için sinema bilgisayarlarına indirdikleri bir görüntü akışından ibaret, bizden önceki kuşak hala görkemli salonları özlüyor… Tamamen CGI ile üretilmiş çok çarpıcı canlandırmaları bayıla bayıla izlerken 35mm olmazsa film yapmayacağını ilan eden eski ustaları da anlıyor, onlara hak veriyorum. Sanırım sinemaseverler birkaç arthouse, birkaç müze sineması, birkaç festival ile yetinen küçük bir kiteleye indirgenecek. Çoğunluk zaten AVM’lerde dolaşıp önüne çıkan filmi izlemekten, bilgisayar başında ne denk gelirse ona bakmaktan memnun. Fransa ve Almanya dışında vizyonda geniş bir çeşitliliğe sahip ülke kalmayacak sanırım. Hollywood ile onun yerli taklitleri gitgide baskın hale gelecek.

Sinema dünyası iyiye mi gidiyor, kötüye mi?

Bence her ikisi de değil, sinema da hayat da dinamik. Sadece ilerliyor, değişiyor, dönüşüyor. Alternatiflerini de kendi yaratıyor… Bence teknolojik gelişme olumludur, iyiye gidiştir ama bunun bedelinin çok yüksek olması, maliyetlerin yüksekliği de olumsuzdur, kötüye gidiştir.

Sinemaya uyarlanmasını istediğiniz bir roman ya da tarihi, siyasi bir hikaye var mı?

Kimin, hangi amaçla ve nasıl yaptığına bağlı… Mesela bir Hollywood stüdyosunun Amerikan yerlilerinin soykırımını ele alan bir epik yapmasını isterim… Tabii kahramanları gerçek yerliler oynamalı!

 

Film en iyi yüksekten izlenir

Bugüne kadar sayısız film izlediğiniz… Bir sinema salonunda nerede ‘En iyi açıdan’ filmi izleyebiliriz?

Ben yüksekten bakmayı severim. Balkon varsa balkonun ön sırası, yoksa en arka sıra, ama tabii ki tam ortadan!

Bir filmi yarıda bırakıp çıkma konusunda fikriniz nedir?

Yunanlı dağıtımcı bir arkadaşım mesleğin başında bana bir tavsiye verdi: “Yönetmene borcun mu var?” Eğer eleştirisini yazacaksam kesinlikle çıkmam. Ama festivaldeyim izliyorum, hiç beğenmedim, yönetmeninin filmografisine hakim olmak açısından bir önem taşımıyor, ne bir festivale programlayacağım ne de hakkında yazacağım. O zaman çıkarım.

Bir filmin ideal süresi nedir?

Yoktur, her öykünün her stilin kendine özgü bir süresi vardır. Bela Tarr’ın “Satantango”su 8 saattir ve bir sahne bile atılmasına gerek yoktur. Ne kısa filmler izledim defalarca saatime baktığım!

Defalarca izlediğiniz bir film var mı?

Çok var. Chaplin filmlerinden Hiroşima Sevgilim’e, Singing in the Rain’den Hair’e, Yıldız Savaşları’ndan Andrei Rublev’e kadar birçok filmi birçok kere izledim. Vaktim olsa sevdiğim her filmi tekrar tekrar izlerim…

Alin Taşçıyan’ı en çok düşündüren/ağlatan/güldüren filmler?

Hepsi düşündürür bazıları kara kara! Errol Morris belgeselleri örneğin… Çocukları ve yaşlıları gördüm mü zırıl zırıl ağlarım. Bülbülü Öldürmek, McQueen’in Açlık‘ı, Ağustos’ta Rapsodi, Billy Elliot, Babam ve Oğlum, Sonbahar ağladığımı hatırladığım filmler ama daha çok vardır şimdi aklıma gelmeyen… Aren Perdeci’nin henüz vizyona girmeyen Yitik Kuşlar‘ına çok ağladım mesela… Gülmeye zaten eğilimim var: Harold Lloyd’a, Charlie Chaplin’e, Buster Keaton’a, Marx Biraderlere çok gülerim. Monty Python’dan İtalyan usulü komedilere, Louis de Funes, Almodovar, Jiri Menzel, Jacques Tati gibi ustalara, Shrek filmlerine ve çoğu animasyon filmine, ZAZ komedilerine hatta Mike Myers’a bile gülüyorum! Hababam Sınıfı serisine, Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele Tuuba ve Neşeli Hayat‘ına, Cem Yılmaz’ın ise filmlerinin hepsine değilse de esprilerine hep gülüyorum.

 

sinema eleştirmeni Alin Taşçıyan

Alin Taşçıyan

Yemek tarifleri içeriğin en lezzetlisi

yemek içerik

YEMEK İÇERİĞİ OLSUN, VİDEO OLSUN, BİZİM OLSUN

İçeriğin en lezzetlisi yemek tarifleri. En çok izlenen içeriklerden birinin yemek tarifleri olduğunu biliyor musunuz? Neden bir yemek tarifinin olmazsa olmazı, lezzet reçetesi, baş döndüren sosu, asıl rayihayı veren baharatı siz olmayasınız?

Değişen dünya ve eğilimlerin hepimizi getirdiği nokta: İçerik kraldır, içerik her şeydir… Son dönem hepimiz bunu söylüyor, duyuyor ve deneyimliyoruz.  …

Bu farkındalık bizi ortak bir soruya götürüyor. İçerik tamam ama hangi içerik? Her sektör bu sorunun cevabının kendisi için farklı olduğunu düşünebilir ama en çok hangi içeriklerin izlendiğini ve paylaşıldığını bilirsek,  uzmanlığımız ne olursa olsun bu konunun bir parçası olabileceğinizi düşündünüz mü?

Yeni tarifler almak ve pişirme teknikleri öğrenmek isteyen sayısız insan Youtube’da arama yapıyor. Geçen yıl, yemek tarifi görüntülemeleri yüzde 59, paylaşım, yorum ve beğenmeler ise yüzde 118 oranında artmış durumda. Bu izleyici kitlesinin yüzde 30’unu Y kuşağı (18-34 yaş arası) oluşturuyor. Y kuşağı sadık bir kitle. Geçen yıldan bu yana yemek kanalı aboneliklerinde oluşan yüzde 280’lik artışın kayda değer bölümünü bu kitle oluşturuyor. Üstelik bu kitle içerik ihtiyacını hareket halindeyken gidermek istiyor olsa gerek ki izlemelerin yüzde 75’i mobil cihazlardan gerçekleşiyor.

Kim bu Yemek videoları ve programlarının müdavimleri ?

-Y Kuşağı anneleri: Kendilerine güvenen bu kadınlar standart tariflerle yetinmek yerine yaratıcı olmayı, aile tariflerine yeni soluklar getirmeyi seviyor. Tespit edilen odur ki bu kadınların yüzde altmışsekizi  izledikleri videolarda tanıtılan gıda ürünlerini satın alıyor. ‘Sağlıklı’, ‘organik’, ’çocuk’, ’büyüme’ gibi kelimeler bu anneler için kilit niteliğinde.

-Y kuşağı kadınları: Bu kadınlara her zaman yemek yaptıramazsınız. Farklı becerilerini geliştirmek, özel günlerde, özel yemekler pişirmek isterler. Dört Y kadınında üçü markalı ürünleri tercih ediyor. Bu da markalar için dikkate alınması gereken bir oran.

-Y kuşağı babaları: Bu babalar bizim babalarımıza benzemiyor ve çok sık yemek yapıyor. (Biz kimiz diyenler için not: Cümle tanıdık geldiyse zaten kendilerini biliyorJ) Youtube’daki yemek videolarını en çok izleyen kesim Y kuşağı babaları. Yeni yemekler öğrenmeyi seviyor ve tarifi izleyerek görmeyi tercih ediyorlar. Satın alma alışkanlıklarına gelince; yüzde 42’si videolarda gördükleri ürünleri almak üzere mağazalara akın ediyor.

-Y kuşağı erkekleri: Yüzde altmış sekizi kendilerinin yetenekli bir aşçı olduğunu düşünüyor.  Yemek videolarının sadece işlevsel değil eğlenceli de olmasını tercih ediyor. Jamie Oliver gibi ünlü şeflerle özdeşleşiyor ve yemek yaparken iyi vakit geçiriyorlar. Yüzde altmış dokuz oranında Y kuşağı erkeği videolarda kullanılan ürün, malzeme ve araç gereçten etkileniyor ve ilk fırsatta satın alıyor.

Tüm bu veriler bize markalar açısından önemli bir şey söylüyor. Yeniliklere açık, eğitimli, satın alma gücü olan bu “aç” kitle, onlara ilham verdiğiniz, güven sağladığınız ve eğlendirdiğiniz sürece sizinle kaynaşmaya hazır. Yeter ki bir şey aradığında orada olun ve tarifiniz ne kadar lezzetli olursa olsun, sunumun bazen lezzetin önüne geçtiğini unutmayın. Bırakın profesyoneller üretiminizi uygun yerde ve uygun şekilde sunsun, tabağa son şeklini veren bir şef gibi birkaç baharat serpiştiriversin.

 


Naim Dilmener: ‘Şarkıların içinden onlarca hikaye geçer’

Türkiye'nin en ünlü müzik eleştirmenlerinden biri Naim Dilmener.

Türkiye’nin en ünlü müzik eleştirmenlerinden biri Naim Dilmener.

Türkiye’nin en önemli müzik eleştirmenlerinden Naim Dilmener ile şarkılar ve hikayeler üzerine… “Şarkıların içinden de onlarca hikaye geçer. Hatta her dinleyici, ayrı ayrı kendi hikayesini duyuyor ya da kuruyordur.”

                                                                                                                                   

Müzik eleştirmenliği, DJ’lik, yazarlık… Sizi en iyi anlatan mesleğiniz hangisi?

Herhangi biri. Ya da hepsi birden.

Sizi müzik sektörüne sokan hikaye ne?

Bir hikaye var diyemem. Ya da varsa bile, tesadüfler sonucu ortaya çıkmış bir hikayedir. Kısa hikayeler yazan bir arşivciydim. Gel radyo programı yap dediler önce. Ardından gel yaz. Sonra da gel çal… Böyle oldu. Hiçbir şey ummadan başladım. Hala da ummam. Her gelen işi, gittiği yere kadar diye kabul eder ve başlarım. Öyle de olur. Gittiği yere kadar.

Müzik notalarla hikaye anlatmak mıdır?

İşin teorisi/tekniği elbette böyle. (Ben dahil) nota bilmeyenler, harf ve sözcüklerin yerini almış notaları göremeyebilirler ama öyledir. Ama bir tek bu olsa, müzik çoktan tarihe karışırdı. Bu notaların kalpten de geçirilmesi lazım.

Öykü kitabı da yazdınız… Müzik ve öykü sizce nasıl birleşir?

Zor olmasa gerek. Üstünde düşünmüş değilim ama birden fazla yolu olmalı. En basit şekilde özetleyeyim: Öyküde zaten bir müzik akmalı. Yazarın bunu hissetmesi de yetmez, okura da hissettirmeli. Şarkıların içinden de onlarca hikaye geçer. Hatta her dinleyici, ayrı ayrı kendi hikayesini duyuyor ya da kuruyordur.

Sizi anlatan bir şarkı var mı?

Farklı yaşlarda, farklı zamanlarda, farklı ruh hallerinde, ‘İşte bu benim şarkım’ dediğim yüzlerce şarkı olmuştur. Ama beni son yolculuğuma uğurlama ihtimali olanlara hep aynı şeyi söylerim: ‘Lütfen Amalia Rodrigues’ten Ai Mouraria çalsın, beni gönderdiğiniz sıralarda.’ Kısmen bilerek, kısmen de bilmeyerek olsa gerek, bu şarkının içinde kendimi görmüş olsam gerek; ya da şarkıyı kendi içimde.

Sizce Türk pop müziğin en komik ve en kötü şarkıları hangileri?

Çok. Yüzlerce… Ama son 10 yılda bir rekor kırıldığı da kesin. Sinan Akçıl’ın herhangi bir şarkısı kötüye örnek verilebilir. Komik ise ayrı bir şey; gülebiliriz ama sevebiliriz de aynı zamanda. Ajda Pekkan’ın ilk dönem şarkılarından biri olabilir. ‘Seninle deli doluyum, sensiz ben bir hiç mi OLUYUM’ dediği Selçuk Başar’ın şarkısı ‘Ve Ben Şimdi’ mesela; olağanüstü bir şarkıdır; ama kafiye tutturma takıntısından dolayı komiktir de.

İyi bir şarkı bir hikaye mi anlatmalıdır?

Hayır tabii. Ne hikaye anlatmak şarttır, ne de anlatmamak. Duygularını şarkı üzerinden aktarmak isteyenlerin bileceği ya da karar vereceği bir şeydir bu. Her türlüsü olur.

Mardinli’siniz… Pek çok kültürü, hikayeyi barındıran, masalsı bir şehir… Sizce Mardin’i en iyi hangi şarkı anlatır?

Mardin’de yakılmış türkülerin herhangi biri olabilir. Ama benim için ‘Mektebin Bacalari’ türküsüdür Mardin; annem iş yaparken hep bunu söylerdi.

Türk pop müziğinde ‘bizi’ anlattığını düşündüğünüz bir şarkı var mı?

1978 yılının Eurovision Türkiye elemelerinde Grup Sekstet’in söylediği şarkı olabilir, ‘İnsanız biz; böyle başlar ve hayvanız biz’ diye biterdi.

Müzik toplumların kültürel kimliklerinden biri… Bizim müziğimiz bizi nasıl bir kültürel şablon içine sokuyor?

Şablon yok aslında; oluruna bırakılırsa yok. Türkçesi, Kürtçesi, Arapçası, Ermenicesi, Süryanicesi, Lazcası… Zengin ırmaklar akmakta orta yerde. Kimsenin bir şablona sıkışması şart değil. Oluruna bırakılırsa işte.

‘Arkadaşlar satın alma kararını doğrudan etkileyebiliyor’

Cem Çınlar… Tick Tock Boom Digital PR & Marketing Agency’nin genel koordinatörü, 17 yıldır internet sektöründe… Çınlar sosyal medyanın bugününü, geleceğini anlattı.

 

Kahve dükkanı işletiyorum… Sanayiciyim… Atomu parçalama üzerine çalışıyorum… Doktorum… Mobilya satıyorum… Sosyal medya küçük, orta ve büyük her işletme için olmazsa olmaz mıdır?

Sosyal medya desteği olmadan hayatına devam eden birçok işletme var. Hiçbir şey zorunlu değil tabii. Öncelikle amacın ne olduğuna bakmak gerekiyor. İşin sürekliliği ne kadar önemli? Gelecek yıllara ait planlar ne? İşin büyümesi isteniyor mu? Marka olarak bilinirliği artırma talebi var mı? Satışların artması önemli mi? Eğer bu sorular için ‘önemli değil’, ‘yok’ ya da ‘hayır’ cevaplarını veriyorsanız, sosyal medyaya girmeyin. Vakit kaybı.

Sizce hangi sosyal medya platformu hak ettiği değeri görmüyor?

Aslında hepsi hakettiği yeri buluyor. Dünyanın en iyi sosyal medya kanal yapısını kurmuş ve en iyi teknolojilerle bezemiş olsanız bile insanlar kurduğunuz bu yapıyı nasıl ve ne kadar kullanıyorsa siz o kadarsınız, daha fazlası değilsiniz. Yoz olanın değersiz olduğunu düşünmek artık mümkün değil. Girişim. Adı üzerinde. Tutmayabilir. Kullanılan kanallar ilk amaçlarına uygun mu kullanılıyor? Kitleye, coğrafyaya, kültüre bağlı olarak değişiyor.

Favori sosyal medya platformunuz nedir? Hangisini daha iyi kullandığınızı düşünüyorsunuz?

LinkedIn. Ne için olduğu belli. Çok talepkâr da değil. Geçinip gidiyoruz işte.

2016 yılına gelindiğinde, herhangi bir sosyal medya aracı kullanmayan şirkete ne olur? Akıbeti mutlaka kötü mü olmalı?

Aslında birinci soruya verdiğim cevaba döneceğim. Kötü olması ne demektir? Ona vereceğiniz cevaba göre bu sorunun yanıtı değişir. Mutlak bir gerçeklik… Bu bizi başka tartışma konularına götürür oraya girmeyeyim.

Sosyal medya aktivitelerinin etkisinin kısa olduğunu, rüzgar gibi esip geçtiğini iddia edenler var? Hedef kitleyle kalıcı bir bağ kurmak için sosyal medya kullanımında nelere dikkat edilmeli?

Haklılar. Her şey algıda anlık değişiklikler yaratarak yakın zaman içinde yapılacak satın alma kararını etkilemeye çalışmak üzerine kurulu. Markaların sosyal medya ile bu kadar haşır neşir olmasının sebeplerinden biri de bu. İstikrarlı ve tutarlı bir iletişim genelde önerilir. Satış odaklı olmaktan çok iletişime geçen, müşterisine – buna afili başka bir kelime bulmayı istemiyorum – yakın duran marka olmaya yönlendirilir. Biliyorsunuz, arkadaşlar satın alma kararlarınızı doğrudan etkileyebiliyor.

Sosyal medya dilinde en sevdiğiniz sözcük ne?

Sözcükleri bir konuya bağlayacak kadar cömert olursam yazar arkadaşlarım beni döver.

Bu yıl sosyal medyada bizi neler bekliyor?

Açıkçası fütürist değilim. Ahkâm da kesemiyorum. Umarım sizi ve beni mutlu, huzurlu bir gelecek bekliyordur.

Kendini sosyal medya konusunda ehil gören kişi ve şirketlerin sayısı her geçen gün artıyor? Bu kalabalık arasında öne çıkmayı nasıl başarıyorsunuz?

Çok naziksiniz. Öne çıktığımı düşünmüyorum. Sektöre her yıl birçok genç arkadaşım katılıyor. Hepsinin değerli görüşleri ve becerileri var. Onları dinlemek ya da onlarla çalışmak bana esneklik katıyor. Bu sektörde katılaşmamak önemli. Yoksa dibe doğru çekiliyorsunuz. İnternet sektöründe on yedinci yılıma girdim. Bunun da bazı getirileri olabiliyor.

Günümüzde kalıcı bir kampanyanın üç ayağı Sosyal Medya Şirketleri, SEO şirketleri ve İçerik Pazarlama Ajansları deniliyor. Bu üçlü gerçekten online mecralarda voltranı mı oluşturuyor?

Yok. Bunlardan Voltran olmaz. İşe yaramadıkları için değil. Voltran beş mekanik aslan robottan müteşekkil bir mega robot. Dolayısıyla bu saydıklarınıza marka açısından bakarsak, bütünleşik stratejiyi ve vizyoner yönetimi katmak iyi olabilir. Hatırlayalım: Hepiniz birleşmeye hazır olun. İç kilit sistemi tamam. Dynotherm – halen nedir ve nasıl yazılır bilmem – bağlantıları tamam. Mega iticiler hazır. Voltran, Voltran, Voltran.

Cem Çınlar kimdir?

90’lı yıllarda Capitol FM’de genel yayın yönetmeni, Radio Cool’da genel koordinatör ve Açık Radyo’da yayın koordinatörü olarak görev yaptı. 90’lı yılların sonuna doğru internet sektörüne geçiş yapan Cem Çınlar; D&B, European Platform, Brando, Socrates, Commenius, Ogilvy gibi uluslararası networklerde, dijital iletişim projeleri hazırladı. 2000’li yıllarda da AB bünyesinde online eğitim ve proje yönetim ağlarını kurdu ve yönetti. Yurtdışında dijital iletişim, web operasyonları ve sosyal ağlar üzerine eğitim ve seminerler verdi. Master ve doktorasını aldığı Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde sekiz yıldır ders veriyor, konferans, seminer ve zirvelere konuşmacı olarak katılıyor. Uzun süredir web tabanlı iletişim projeleri üreten ajanslarda üst düzey yönetici olarak görev yapan Cem Çınlar, halen Tick Tock Boom Digital PR & Marketing Agency’de genel koordinatör olarak çalışmaktadır.

Cem_Cinlar